[7.4] Berk Yılmaz: "Etrafımdaki her şeyle ilişkideyim, ama onlar tarafından tanımlanmıyorum."

Berk Yılmaz, milyonlarca insanın kullandığı mental sağlık uygulaması Meditopia‘nın kurucu ortağı. Berk’le mental sağlıkla teknolojinin ilişkisini, “öz kabul” kavramını, akışta olmayı, ideal çalışma düzenini ve hayatın anlamına kadar giden birbirinden farklı konuları konuştuk.

Berk Yılmaz’la neler konuştuk?

  • MENTAL SAĞLIK ve TEKNOLOJİ
    Berk Meditopia’yla insanların mental sağlığına katkıda bulunmak, insanların kendileriyle bağ kurabilmesine vesile olmak, hayatlarında olan biteni daha dingin daha sakin yorumlayabilmelerine ve çözümler geliştirebilmelerine yardımcı olmak için çalışıyor. 

    Ve bunu zaman zaman hayatımızı işgal ettiğini söyleyerek eleştirdiği teknoloji aracılığıyla yapıyor.
    “Mental sağlık”ı teknoloji aracılığıyla ulaştırma konusunda ne düşünüyor?
  • ÖZ KABUL

    Mental & Spiritüel iyi olmanın hallerinden biri öz kabul. Meditopia’da da Deniz sık sık öz kabul kavramından söz ediyor. Ama bir taraftan bir şeyler başarmak, gelişmek, büyümek istiyoruz. 

    Öz yeterliliğin ve öz tatminin bir sınırı var mı?
    Vasatlığa okey olmadan nasıl öz kabul olabilir? Nerede bu çizgi?
  • SU GİBİ OLMAK & PRENSİP SAHİBİ OLMAK

    Bir taraftan su gibi olmak, hayatın sana getirdiklerine, sana aktarmaya/öğretmeye çalıştıklarına açık olmak kavramı var. Bir taraftan “prensipler” kavramı var.

    Fikrini değiştirebileceği konularla, “artık ben hayatımı bunlar üzerine inşa ediyorum. Bunları sorgulamıyorum” dediği konular nasıl değişiyor?
  • ÇOK MU ÇALIŞALIM?

    Şu anda startup dünyasında “hustle hard”. “Work all day long”. “Sunday @office” söylemlerini görüyoruz. Fazla çalışmak, gece gündüz çalışmak yüceleştiriliyor.
    Bir de Jason Fried (Basecamp) , Tobi Lütke (Shopify) gibi iş yaşam dengesinin çok önemli olduğunu, az çalışarak da çok iş yapılabileceğini düşünen insanlar var.

    Berk nerede duruyor? Neden?
  • HAYATIN ANLAMI

    Hayatı anlamlandırma yolculuğunu düşünecek olursak, ilk ne zaman bu konuyla ilgili sorgulamaya / fikir sahibi olmaya başladı? Nasıl cevaplar verdi? Nasıl bir hayat tarzı şekillendirdi? 

    Zaman geçtikçe hangi farklı soruları sordu? Formülünü sorguladı, formulünü değiştirdi? Şu an hayatı nasıl anlamladırıyor? 
    İş (üretim) nerede duruyor?
    Arkadaşlık nerede duruyor?
    Aile nerede duruyor?
    Eğlence nerede duruyor? 

Meditopia

Meditopia, bu denli stresli bir dünyada sakin kalabilmek, problemlere karşı dinginliğini koruyabilmek için kullanıcılarına meditasyonu araç olarak kullanıp değer sunan bir platform

5 KİŞİ Podcast dinleyicilerine;
Meditopia 1 yıllık premium üyeliği
180TL yerine 100TL!

Tek yapman gereken meditopia.com/5kisi adresine girip

1) üyeliğini oluşturmak veya zaten üyeysen giriş yapmak.
2) kredi kartı bilgilerini girerek premium üyeliğini başlatmak.

Teknoloji x mental sağlık ilişkisi

Teknoloji ile ilişkimiz her geçen gün daha da artıyor. Ekran sürelerimiz 3 saate yakın bir hale geldi. Ama burada, teknolojiyi ne için kullandığımız önemli. Yapacağımız işi başarmamızda, üretmemizde bir araç olarak kullnıyorsak oldukça verimli bir durum ancak üretkenlik içsel bir deneyimdir. Üretimimizi sadece alarak, okuyarak değil, kendi içimize dönerek aldıklarımızı sentezlemeyi başararak anlamlı bir üretkenlik sağlayabiliriz. Edindiklermizi içselleştiremeden kendi süzgecimizden geçirmeden paylaşıyoruz. Teknolojiyle olan ilişkimiz bu noktada sekteye uğruyor, bilgiyi işlemeden sadece tüketime odaklanırsak platformlarda yaşayan biri oluyoruz. Sürekli FOMO duygusuyla hareket ediyoruz. Bu da insanın kendine dönmesini engelliyor. 

FOMO: kaçırıyor muyum? korkusu. Başkalarının, senin olmadığın bir deneyimi yaşadıklarına dair endişe. Başkalarının yaptıklarıyla sürekli bağlantıda kalma arzusudur.

Hayatımız, hep bir şey yapma zorunluluğu, hep bir şey izleme, öğrenme ihtiyacı varmış gibi geçiyor. Teknoloji ile bu imkanların sayısının da limitsiz olması zihnimizi kötü etkiliyor.

Sonuç olarak, teknoloji kaçınılmaz bir gerçek o araçla ne yaptığın sana kalmış.

Meditopia’nın yaptığı, senin uygulamada geçirdiğin vakti, kendinle bağ kurabileceğin, kendini daha fazla dinleyebileceğin bir araç olarak konumlamak.

Bu TEDx konuşmasında bir UX tasarımcısı olan Tristan, hangi metrikler üzerinden başarısını atfediyor? Ve bu teknolo insan sağlığı ile ne kadar aynı yerde duruyor? üzerine gerçekleştirdiği konuşma.

Öz kabul

Öz kabul: Kişinin sınırlarını bilmesi ve kabul etmesi, beceri ve başarılarını nesnel olarak değerlendirebilmesi, kendini kabul ediyor olması.

Tim Ferriss – Ryan Holiday konuşmasında değindikleri gibi “complacent” olma

(kendinden tatmin, daha fazlasını istemeyen, yeterli gören) halini kabul etmek istemiyorum. Sence buradaki ince çizgi nerede olmalı?

Hayatı olduğu gibi kabul etmeyi daha anlamlı buluyorum. Hayat senin istediğin gibi çizdiğin çizgide akmak zorunda değil. Aksiyona geçerken hayatın sana sunduklarını kabul etmek zorundasın. 

Podcastte bahsettiğimiz Scott Adams ve Jack Cassidy’nin hikayesini geçtiğimiz haftalarda 5 MADDE’de paylaşmıştım. Aşağıda bulabilirsin.

Gelmiş geçmiş en başarılı karikatüristlerinden Scott Adams’ın hikayesindeki “o kişi”

Tüm zamanların en başarılı çizgi roman yaratıcılarından biri olan Scott Adams üniversiteden 1975 yılında mezun oldu ve 1995 yılına kadar – tam 20 sene – proje yöneticiliği, bilgisayar programcılığı, bütçe analisti, ürün müdürlüğü, yöneticilik gibi işler yaptı.

Hep karikatürist olmak istiyordu ama nereden başlayacağını bilmiyordu. Bir gece televizyonda izlediği bir animasyon, karikatür programının yapımcısı Jack Cassidy’ye mektup yazdı. 

Aklındaki tüm soruları Jack Cassidy’ye sordu. 

Jack Cassidy Scott Adams’ı ciddiye alarak bütün sorularını yanıtladığı, tavsiyeler verdiği bir mektupla karşılık verdi. 

Scott Adams önerileri dikkate alarak çalılşmalara başladı. Üzerine çalıştığı bazı karakterleri gazetelere yollamaya başladı. 1 sene boyunca denedi ama hiçbir çalışmasına hiçbir medya kuruluşu pozitif dönmemişti. Artık pes etmişti.

Jack Cassidy’den aldığı mektubun üzerinden 15 ay geçmişti. Derken posta kutusunda Jack Cassidy’den bir mektup daha buldu. Cassidy özenle yazdığı mektubunda Scott Adams’a ne durumda olduğunu soruyor, asla pes etmemesi gerektiği öğütlüyordu. 

Scott Adams daha önce hiç tanışmadığı bir insanın, hiçbir çıkarı yokken kendisini motive etmeye çalışmasını çok etkileyici buldu. Çalışmalarına devam etti ve “Dilbert” karakterini oluşturarak, “Garfield”ı yayınlayan United Media şirketinin dikkatini çekti. 

Scott Adams şu andaki başarısını Jack Cassidy’ye borçlu olduğunu söylüyor. 

Bu hikayeyi istisnasız her bölümünü dinlediğim The Knowledge Project podcastinde Shane Parrish’in konuğu Amerika’nın en başarılı karikatüristlerinden, “Dilbert”in yaratıcısı Scott Adams’dı. (Bölüm linki ve podcast notları)

Bu hikayenin öz kabul ile olan ilişkisi, ikinci üçüncü sefer denemene rağmen hayat senin karşına bazı başarısızlıklar çıkarabilir. Burada hangi kararı vereceksin? Durumu kabul mü edeceksin, yoksa bu duruma karşı mı geleceksin? 

“Bu noktada kendini iyi dinleyip, durumu her açıdan incelemek gerekiyor. Bazen ne yaparsan yap hayal ettiğin gibi olmayabilir. Bazen de bu hikayede olduğu gibi, bir umut olmasına rağmen hızlı bir pes ediş yaşayabilirsin. Meditopia’dan önce ve Meditopia’da neler neler denedik olmadı. Hepsinden dersler çıkarıp, durumun nedenlerine eğildik. Belki başarısız olmak bugün için doğru öğrenimler kazandırdı bize. Bu yüzden hayattaki hiçbir şey iyi – kötü, güzel – çirkin, doğru – yanlış diye bakmıyorum. 

Ying yang felsefesinde şöyle bir öğrenim vardır: Doğru yanlış diye iki zıt şey yok. Aynı gerçekliğin farklı yansımaları var. Bir doğruya kısılı kalmamak lazım, ‘neyi kabul etmem lazım?’ ‘ne konularda aksiyon alabilirim?’ diye bakmak lazım.”

Tolunay Tosun’un TED konuşması da bu konuya eğiliyor. Ateş böceği ve karıncanın hikayesi üzerinden toplumsal olarak ne yeriliyor? Ne yüceltiliyor?
Aslında sen ateş böceğisin aynı zamanda karıncasın da hatta kelebeksin de. Bunların hepsi sensin.

Çok Çalışmak

Şu anki girişimcilik dünyasında çok çalışmak bir norm olmaya başladı. Gecelere kadar çalışmak, hafta sonu çalışmak, tatillere pek vakit ayırmamak işin doğası gibi görülmeye başlandı. Şirket kültürü araştırırken Basecamp’in kurucularının yazdığı Rework kitabı, haftalık 40 saat çalışma yeterli olduğunu anlatıyor. Sen bu ‘çok çalışma’ konularına nasıl bakıyorsun?

Bence kaç saat çalıştığın değil, işinin seni ne kadar yorduğu önemli burada. İşin aynı zamanda hobinse bu ayrıma girmene gerek kalmıyor. 

Senin için çalışmak nedir? Sen nasıl tanımlıyorsun? Ve seni ne kadar yoruyor? Ne kadar yoruyorsa o kadar bıkarsın çalışmaktan.

Biz işyerinde bir sosyal kontrat yapıyoruz. O noktada beklentimiz, sorumluluk alsın ve verebileceğini versin. Saatiyle değil, çıkardığı işle ne kadar çalıştığını ölçmeyi daha anlamlı buluyorum.

Asla vazgeçmem dediğin değerlerin var mı?

“Belli süreler içinde belli değerlerim değişiyor. Çünkü ben değişiyorum. Bu yüzden çoğunlukla dönemsel değerlerim var. Tam olarak değişmese de evrilen değerlerim var. Kendimi ciddiye almamayı öğrendim. Yaptığım işlerle kendimi tanımlayamıyorum. İş hayatım, özel hayatımda yanlışlar yapabilirim ama bu beni kötü biri yapmaz, öz değerimi bununla ölçemem. Bu kadar katı olmamalıyız. Toplumun gözünde bizi bir yere getiren o kadar çok parametre var ki. Tekil olaylarla kendini tanımlamamalısın.”

Etrafımdaki her şeyle ilişkideyim, ama onlar tarafından tanımlanmıyorum.

Her şeyle herkesle ilişki içindeyim ama o ilişkimle olanlarla tanımlanmıyorum. Bu seni hayatta mental olarak güçlü bir yere koyuyor. 

Koşulları ben kontrol etmediğim için, kendimi kısıtlandırmayı tercih etmiyorum. Şunu yapmalıyım, şunu yapmamalıyım gibi. Bu düşünce benim duygusal özgürlüğümün elimden alınması gibi hissettiriyor.

Hayatı anlamlandırma çabamız oluyor? Kimim? Neyim? Ne napıyorum? Neye inanıyorum? Nasıl bir iş yapmalıyım? gibi gibi sürekli bir arayış var. Senin hayatla ilişkindeki en önemli kırılma noktaların neler oldu?

Zihnin kendisi bir anlam arayışı içinde. Günlük aksiyonlarımız neredeyse tamamında amaçla bir bağlama çabası var, ‘bunu şunun için yapıyoruz’, ‘aksiyonumun nedeni bu’ gibi.  Her durumun nedenini açıklamaya çalışıyoruz. Amaç, aksiyondan önce mi geliyor yoksa önce aksiyon alıp sonra bir amaç kılıfına mı yediriyoruz bilmiyorum. Kendini aldığın aksiyonlara inandırman gerektiği için bu amaç-aksiyon döngüsü devam ediyor. 

Günlük hayatımda bu anlamlandırmayı yaptığım zaman tatmin oluyorum. Çünkü bu bizim zihnimizin çalışma prensibi. Anlam her yerde farklı olabilir. Bunları bi araya koyduğumuz zaman hayatın nihai anlamı falan da çıkmıyor. Nihai anlam diye bir şeyin var olduğunu da düşünmüyorum. Hepimizin hayatının pek çok anlamı var aslında, bunları bir çatı altına toplamamıza gerek yok.

Hayatın sana getirdiklerinden anlam çıkarabiliyorsan anlamlı bir hayat yaşıyorsun.

https://www.ted.com/talks/sam_berns_my_philosophy_for_a_happy_life?language=tr

Sam Berns’un bu TED konuşmasını daha önce bir 5 MADDE bülteninde de paylaşmıştım.

Çok ender görülen Progeria hastalığına çok erken yaşta yakalanan Sam Berns ölümünden çok kısa bir süre önce (henüz 17 yaşındayken) mutlu bir hayat yaşamak için önerilerini paylaşıyor:

  1. Yapabildiğin şeylere odaklan.
  2. Etrafını güzel insanlarla çevrele.
  3. Ne olursa olsun, ilerlemeye devam et.
Etrafımdaki her şeyle ilişki içindeyim ama onlar tarafından tanımlanmıyorum.