[9.3] Ali Özgür Arslan: Kafamızın içi, gezegenin dışı.

5Kişi Podcast’in 9. sezonunun 3. bölümüne hoş geldiniz!

Birazdan bambaşka bir dünyaya girerek birçok yazar ve araştırmadan alıntılarla karşılaşacak, sayfanın en sonuna geldiğinizde kendinizi derin bir sorgulayış içinde bulacaksınız. Diğer bölümlere göre fazla sayıda kaynak ile bir araya geleceğiniz bu podcast notundan önce bu kısa girişi kullanarak deneyiminizi kolaylaştırabilirsiniz.

Podcast notları dakikalar ve sorular yerine içerikte karşınıza çıkacak bazı anahtar cümleler ile başlıklandı. Her başlığın altında Ali Özgür’ün cevaplarını ilişkilendirebileceğiniz sorular var. Bu soruların çoğunu kendinize de sorabilir, not alarak günlük hayatlarınızda da kullanabilirsiniz. 

Notlar içerisinde her bölümün altında farklı kitaplar, yazılar, yazarlar ve ilham verici kişilerden bahsediliyor. Bu kaynakları hem ilgili bölümler içerisinde hem de notların en altında toplu olarak bulabilirsiniz. 

Nelerden Bahsettik?

01:05 – Kafamızın içi ve gezegenin dışı

Hangi konudan bahsediyor olursak olalım aslında tüm olan biten kafamızın içinde. Bir de gezegenin dışı var elbette ama o konudan burada bahsetmedik. İçgüdülerimiz, bencillik kavramı, davranışlarımız ve biraz da sosyal düzenin üzerimizdeki etkileri…Hepsinden bu kısımda bahsettik.

16:25 – Var oluşun dayanılmaz yükü ve akış

Tam da sosyal düzen demişken, hepimizin kapana kısılmış gibi hissettiği anlar oluyor. Bir akış var ama sanki o akışın bir parçası olamıyoruz bir türlü. Meditatif uygulamalar ve spiritüellik gibi yöntemlerle varoluşun dayanılmaz yükünü hafifletmeye çabalarken acaba yine fazla mı çabalıyoruz? Alan Watts’ı, Andrew Newberg’ü ve aydınlanma kavramını bu kısımda andık.

(ek) Benlikten ayrılmak

Bu kısma gelince şaşırabilirsiniz çünkü aslında podcast içerisinde böyle bir yer yok! Okuduğunuz, dinlediğiniz bu kadar kavrama kısa bir açıklama: “ben”den sıyrılmak ve özgürleşmek.

25:00 – “Komünite”den “Komünitas”a

Kendimizi hep bir şeylerin parçası olmaya çalışırken buluyoruz. Mircea Eliade’nin dediği gibi: “Ateşin başında toplanmak güzel, bu ateşin başına dönecek olmak da çok güzel.” 

Bu kısımda topluluğun bir parçası olurken özgünlüğümüzü yitirmemek hakkında konuştuk.

36:40 – Limitli ve limitsiz oyunlar

Ulvi bir amaç peşinde olmak ne demek? Yaptığımız her iş başkalarının iyiliği için bile olsa belli bir zamandan sonra kendi yararımıza kaynak sağlıyor olması yanlış mı sizce? Bazen kendimize “limitli” oyunlar peşinde olduğumuz için kızıyoruz ama limitsiz oyunların içinde de limitli oyunlar yok mudur zaten? Bu kısım kafanızı biraz karıştıracak 🙂

41:40 – İyi bir hayat yaşamak için gerekli unsurlar

İyi bir hayat yaşamak için gereken unsurları bulmaya geldiyseniz size şimdiden bir uyarı: bu sorunun cevabı tam olarak yok! İyi bir hayat yaşamak için önce temelde değişmesi gereken çok fazla şey var. Derin bir nefes alarak bu kısmı okumaya başladıktan sonra, Cioran’ın insanlıktan istifa edişine kadar yoğun bir yolculuk ile karşı karşıya kalacaksınız.

49:00 – 5 KİŞİ Podcast klasik soruları

Ali Özgür Arslan ile Neler Konuştuk?

Kafamızın içi ve gezegenin dışı

Ali Özgür’ün kendisine temel aldığı bilinmezler neler? İnsanın kendisi ile ilgili uğraşı ve çabası ne seviyede olmalı? Bu uğraş ne kadar anlamlı? Bencillik, içgüdülerimiz ve daha fazlası.

Her insan hayatıyla ve kendisiyle ilgili zaman zaman çeşitli sorgulamalar içerisine girer. Ali Özgür de henüz on dört yaşındayken şöyle bir tespit yapmış: “İnsanın zaman harcaması gereken iki bilinmez var: Kafasının içi ve gezegenin dışı.”  Ali Özgür kafasının içi ile uğraş verirken kendine önce şunları sormuş: “İnsanlar davranışlarında tamamen benmerkezci mi hareket ediyor? Sosyal adalet, insan hakları gibi amaçlarla hareket ediyorlar mı?

Ali Özgür, kafamızın içini araştırırken ne kadar ileri gitmeliyiz sorusuna en diplerden yani belki de iki yüz milyon yılı aşkın sahip olduğumuz en temel duygu mekanizmalarımızdan ve içgüdülerimizden başlanarak en sağlam adımın atılabileceğini söylüyor.

Evrimsel biyolojinin bize öğrettiği üzere insan aslında bir hayvandır. Bizi bir davranışı sergilemeye iten beyin mekanizması ya da güdüler nelerdir? İçgüdü ve duygu nedir? Hepsini incelediğimizde karşımıza sevgi, açlık, kıskançlık gibi onlarca farklı duygu çıkıyor. Peki insanlardaki en temel duygu mekanizmaları nelerdir?

En basit şekilde toplumumuza veya içinde bulunduğumuz kültüre baktığımızda “Şehitlik” denilen bir kavram var. “Şehitlik”, bir sonraki nesil için veya din, millet, ülke gibi kavramların devamı için hareket etmenin sonucunda ortaya çıkıyor. Bu kavram, insanı şu iki soruyu sormaya itiyor: “Neden başkaları için bir şeyler yapıyoruz?”, “Neden bencil değiliz?”. Bu sorulara cevap ararken de karşımıza iki duygu mekanizması çıkıyor.

Bunlardan bir tanesi “Care” mekanizması yani başkalarına şefkat göstermek ve başkalarının koruyuculuğunu yapmak. Bu duygu mekanizması östrojen, oksitosin, prolaktin hormonlarının kadınlarda daha yüksek oranlarda bulunması nedeniyle bilim insanları tarafından annelikle bağdaştırılmış. Başkaları için bir şey yapmamıza yönelik olarak gelişmiş bu mekanizma sadece bir bireyin devamlılığına değil aynı zamanda bir toplumun da devamlılığına hizmet eden bir mekanizmadır.

Bir diğer duygu mekanizması ise “Play”, yani oyun oynamak. Bu noktada oyun veya oyun oynamak bir duygu mu diye sorabilirsiniz ancak genel düşüncenin aksine “play” mekanizması, insanlar da dahil olmak üzere tüm memelilerin gelişimini sürdürebilmesi için gerekli olan en temel mekanizmalardan biri. Bir farenin günlük oyun hakkından yarım saatini elinden alırsanız, ikinci gün yarım saat daha fazla oyun oynayacağını biliyor muydunuz? Fare de olsa insan da olsa, canlının gelişimini sürdürebilmesi, hayatındaki dinamikleri oluşturabilmesi için oyun oynaması elzemdir. Bu dinamiklerin büyük bir çoğunluğunu da aslında canlının sosyal dinamikleri yalnızca kendisi için değil türü için de oluşturabilmesi anlamına gelir. İki çocuğun oyununun sonu her nasıl çoğunlukla ağlamak ve küsmek ile bitiyorsa, hayvanlarda da benzer sonuçlar gözlemlemek mümkündür. Bu sonuçlar türümüzden farklı olarak çoğu diğer memelide hayati sonuçlar bile taşıyabiliyorken yine de oyun oynama mekanizmasının devamlılığı, sosyal dinamiklerin oluşması için yapılan büyük bir fedakarlıktır. (örn. aslan yavrularının birbirlerinin kafasını ısırması oyunun tehlikeli olduğunu tüm belgesellerde gözlemlemek mümkün)

Peki iki yüz milyon yıllık bu ilkel içgüdüler bizim günlük hareketlerimizi ve hayatımızı hala etkiliyor mu? İçimizde hala bir hayvan var mı? Ali Özgür’e göre bu sorunun cevabı kısaca: “Evet.” Uzun cevap ise: “Günün sonunda insanlar olarak bizim de birer hayvan olduğumuzu kabul etmeliyiz ve ilkel içgüdüsellik okyanusunu tutan sadece küçük bir mantar tıpa bulunur. Bu tıpaya sahip olduğumuz için şanslıyız.”

Ali Özgür’ün bahsettiği yedi temel mekanizmadan ikisi yukarıda bahsetmiş olduklarımız. Geriye kalan mekanizmaları ise birbirleri ile olan ilişkileri üzerinden ele alarak farklı bir bağlamda inceleyelim:

  1.  İçgüdüler birbirleri ile çakışabilir. Bu yüzden mutlaka bir orta nokta bulmak gerekir. Örnek olarak öfke ve bağlanma iç güdülerini ele alalım. Size bakmakla yükümlü kişi, anneniz, partneriniz hepsi yoğun olarak bağlılık duyabileceğiniz karakterler ancak bu kişilerle ilişkiniz sizi diğer ilişkilerinizle kıyaslanamayacak kadar yıpratabilir ve öfke içgüdünüzü tetikleyebilir. Bağlandığınız kişilere duyduğunuz öfkenin ardından ise geriye yeni bir içgüdü çıkar. Buna da suçluluk diyelim. Sosyal hiyerarşilerin etrafımızı fazlaca sardığı bu zamanlarda sosyal duygular ve “bir başkasını önemseme” duygusunun önemli birer parçası. Biraz uzaktan baktığımızda ise aslında öfke ve bağlanma gibi iki ilkel yönelimin bir sonucu.

    Eğer ana içgüdülerden herhangi biri direkt olarak doğru cevap değilse, içimizde bize özgü bir içgüdüsel motivasyona sebep olmayan hiçbir şeyi düşünmeyiz.

    O halde ihtiyacımız olan şey karmaşık bir alaşım ve uzun bir öğrenme yolculuğudur. 
  1.  Ön-frontal lobumuzun gelişimi ve düşünerek hareket etme. İçgüdülerimizden biraz da olsa sıyrılarak mantığımıza ve düşünme gücümüze eğilelim. Durup düşünmek ve içgüdüsel hareketleri dizginlemek, türümüzde 10-12 bin yıl öncesine dayanıyor. Hayvanları avlamak yerine evcilleştirme pratiklerinin uygulanması, mahsullerin ekilerek tarımın başlaması gibi faaliyetleri sonucu yerleşik hayatı keşfeden homo-sapiens önce rahatladığını sansa da aslında çok daha kompleks problemler ile yüz yüze kalmanın eşiğindeydi: sosyal düzen.

    Sosyal düzenin bir getirisi olan kurallar ve yerleşikliğin bir sonucu olan gelecek kaygısı ilkel içgüdüsellik ile özdeşleşmeyen kavramlar. Neyse ki bu düzenin esas sebeplerinden biri insanlığın aniden yerleşme isteği değil, beyninin ön frontal lobundaki gelişimdi. Peki ne işe yarıyor bu ön frontal lob? İçgüdülerimizi bastırmak ve düşünmek (harekete geçmeden önce). Sanal ve deneysel aksiyonlar almak – “İleride yapacağım bu hamle benim için iyi olacak.” Hukuk sistemleri, sosyal yapılar içerisinde nasıl davranmamız gerektiği gibi insana özgü ve yapay aksiyonlar frontal lobdaki gelişimin bir sonucu. Bu aksiyonların içgüdüler ile pek de alakalı olmadığı aşikâr- işte tam da bu noktada hayvanlardan farklılaşıyoruz.
  1.  Peki neden evrimsel olarak hayvanlara bu kadar yakınız? Tüm bu gelişim sürecinde gözden kaçan bir “evrim süresi” var. İçgüdülerimiz 200 milyon yıldan daha uzun süredir bizimle ancak frontal ön lobumuzun bizi yönlendirmesi yalnızca 10-12 bin yıl önce ortaya çıktı. Bu durum hayvanlara düşündüğümüzden daha yakın bir evrimsel aşamada olduğumuzun kanıtı.

Varoluşun dayanılmaz yükü ve akış

Tüm bu sorgulamalar, çabalar… bazen fazla mı düşünüyoruz? Akışta olma hali, spiritüellik, meditasyon nedir? Varoluşun dayanılmaz yükünü nasıl hafifletiriz ?

Dünyada var olmanın kaçınılmaz bir getirisi olarak her gün üzerimizde yoğun bir yük ile uyanıyoruz. Artık bir çoğumuzun “sakin” olarak nitelendirdiği günler hem fiziksel hem de mental olarak yoğun bir hengame anlamına geliyor. Neredeyse bir yıldır evlerimizdeyiz ve sürekli olarak “üretken olma” derdinde koşan robotlara dönüştük. Kendimizle sürekli ve çoğunlukla başbaşayız ancak bir o kadar da uzağız. 

Özellikle son bir yıldır içinde bulunduğumuz zorlayıcı koşullar ve yorgunluk halinden sıyrılmak için insanlar yüzyıllardır uygulanan meditatif etkinlikleri tekrar hayatlarının merkezine oturttu. 

Hiç meditasyon yaptınız mı? Eğer cevabınız evet ise şimdi gözlerinizi kapatıp kendi meditasyon yolculuklarınızı hayal edin. Derin derin nefes alıp verirken gün içerisinde nefes aldığımızı bile fark etmediğimizi fark ediyor musunuz? Peki nefesimize odaklanırken nasıl çevremizdeki her şeyin yavaş yavaş yok olduğunu? 

Meditatif egzersizler sonucunda insanlarda dinginlik ve adeta hafif bir baş dönmesine benzeyen şaşkınlık hissini gözlemleme fırsatınız mutlaka olmuştur. Podcast’in bu bölümünde bu hissin tam olarak ne olduğundan bahsettik: korteksin kendini kapatması.

Beynin bilişsel olarak karmaşık davranışları planlaması yani “yürütücü işlevler”in yerine getirilmesini sağlayan bir kısım korteks. Bu kısma “benlik” de diyebiliriz. Ali Özgür de bu alanda incelediği bilimsel araştırmaların ortak paydası olarak meditasyonu “benlik algısını unutma çabası” ve “ilkel duygu sistemlerimize erişim” olarak tanımlıyor. Tibetli Budistler ise bu durumu “her şeyin yadsınamaz var olmayışı” olarak ele alarak hepimizin bildiği “berrak ışık” yani bir nevi aydınlanma kavramını ortaya atıyor. 

Aydınlanma aslında oldukça iddialı bir kavram iken belki de hiçbirimizin farkına varmadığı ancak üzerlerimizde yine bilimsel olarak çok benzer bir etki bırakan orgazmı ele alalım. Fransızların orgazma “küçük ölüm” dediğini biliyor muydunuz? Bu bağlamda düşünüldüğünde ölüm aslında en büyük orgazmdır çünkü tam bir benliğini terk ediş halidir. Saf ve yalnız bir boşluk, varoluşun veya var olmayışın temel ışığı.

Benlikten ayrılmak
Yansıtıcı düşünceyi kaybetme, “ben” fikri ve vücudun dış duyu organları tarafından fiziksel temsili, bedenin içsel, duygusal temsili lehine azalır. Bu durumlar yalnızca belirli bilişsel türlerin yokluğu ile tanımlanmaz. Bir “kendinden geçme” duygusal durumunun varlığıyla da tanımlanırlar. Bu durum “ben ve başkası”nın, “ben ve ben değil”in, “ben ve evren”in bilişsel bulanıklığıyla örtüşen hoş salıverme ve teslimiyet hissidir. Bu noktada benlikten ayrılmak çerçevesindeki en ilgili etki, “bağlanma bağı”nın içgüdüsel duygusudur. Hepimizin bağlanma ve bakılma duyguları üreten, duygusal ve içgüdüsel bir devresi var. Tarif edilen bu teslimiyet, bedensel bir temsili olmayan haz verici bir niteliğe sahip. Bağlı olmanın, sevilmenin, güvende olmanın saf duygusu. 

Kendisiyle birlikte gelen somut kelimeler ve imgeler olmadan kişinin kendini bakımına ve onunla gelen rahatlamaya teslim etmesi.
-Mortimer Ostow 
Myth and Madness: The Psychodynamics of Anti-Semitism

Akışta olmak için bunca çaba sarf ederken acaba akışta olmayı da mı fazla düşünüyoruz?

“Komünite”den “Komünitas”a

Temel içgüdüler arasında bağlanma içgüdüsünden bahsettik. İnsanın güvende ve ait hissetmesi, sevildiğini bilmesi şüphesiz en önemli insani ihtiyaçları arasında yer alıyor. Bu yüzden de sosyal bir varlık olan insanın bir komünite hatta bazen birden çok komünite içerisinde yer alması kaçınılmaz. Peki komüniteler bizi tek renkleştiriyor mu? Toplum içerisinde gitgide birbirimize benzerken bireyleşme yolculuklarımız sekteye mi uğruyor?

Engin Geçtan, “İnsan Olmak” kitabı içerisinde yeterince bireyleşebilmek için içinde olduğumuz topluluktaki diğer bireyler tarafından gelecek bir onaya ihtiyacımız olduğunu ve ancak bu onay ile suçluluk ve yalnızlık hislerinden kurtulabileceğimizi söylüyor. Yani bir kişi birey olduğunu ancak çevresindeki diğer bireylerin onayı ile kanıtlayabiliyor ve bireyselliği bu onay ile nitelik kazanmış oluyor. Bu durumda bir komünite içerisinde birbirimize benzerken ve birbirimizden öğrenirken bir yandan da birbirimize özgünlük için alan açmamız gerekiyor. 

Bu konuda derinleşmeden önce toplum ve kültür kavramlarını ele alalım. Kurallar ve sınırlar dediğimiz zaman aklımıza öncelikle toplumsal normlar geliyor. Oysa ki artık 2021 yılında kültür dediğimizde çok daha geniş çaplı, sınırsız ve keşfe açık bir evrene giriş yapıyoruz. Bu da demek oluyor ki özgün bireyler olabilmek için toplumlardan ziyade kültürlerin birer parçası olmaya çalışmalıyız. 

Peki bir kültürün parçası olursak o kültüre uygun olup olmadığımıza mı bakıyoruz yoksa o kültürün içerisinde kendimiz olup olamadığımıza mı? Bu soru ise bizi Podcast’in bu kısmının başında bahsettiğimiz topluluk içerisinde bireyleşmeye geri götürüyor. Her ne kadar tek bir doğru cevap olmasa da James Carse’ın bu konudaki düşünceleri Ali Özgür’ünkiler ile uyuşuyor gibi:

Yani aslında hem birbirimize benzememiz hem de birbirimizden ayrılmamız gerekiyor. Herkesten aldığımız farklı şeyler ile kendimizi bulurken sonsuz kombinasyonun ortasındayız. Sonsuz kombinasyon da bir yandan sınırsızlık ve kuralsızlık demek. Bu noktada artık komünite kavramı “toplum” ile fazla paralel kalıyor ve Ali Özgür bizimle Victor Turner’ın bulgularını paylaşıyor.

Komünitas, genellikle ya insanların eşit olduğu yapılandırılmamış bir topluluğa ya da topluluğun ruhuna atıfta bulunan Latince bir isimdir.

Komünitas (communitas)’ın antropolojik kullanımı ile ilgilenen Victor Turner, sosyal ‘yapı’ ve ‘anti yapı’ dediği şey arasındaki etkileşimi inceliyor; sınırlılık (liminality) ve komünitas (communitas), onun için anti yapının bileşenleridir. 

Bu konuda detaylı bilgi almak isterseniz:

Victor Turner, “Liminality and Communitas,” in The Ritual Process: Structure and Anti-Structure (Chicago: Adline Publishing, 1969)

Limitli ve limitsiz oyunlar

Limitli ve limitsiz oyunlar nedir? Limitsiz oyunlardan limitli oyunlar tasarlayabilir miyiz? Eray ve Ali Özgür için neler limitsiz oyun veya kendi limitli oyunlarını nasıl tasarlıyorlar? Yapılan her “ulvi” iş karşılıksız mıdır? Sonucunda kazanç sağlanan çabalar limitsiz olabilir mi?

Podcast’in bu kısmında James Carse tarafından yazılan ve Türkçesi olmayan, bu yüzden de kendimiz Türkçeleştirdiğimiz kavramlarla bir aradayız. Limitli ve limitsiz oyun tam olarak ne demek anlamadan bu kısmı dinlemek biraz zor olabilir!

Hayattaki limitli oyunlar ciddidir, limitsiz oyunlar ise eğlencelidir diyerek başlayabiliriz. Limitsiz oyunları düşünürken yankılanan kahkahalarınızın eşlik ettiğini hayal edebilirsiniz. James Carse, bu kahkahaları, sona geldiğimizi sandığımız anlarda açılan beklenmedik kapıları başkaları ile beraber keşfetmenin keyifli kahkahaları olarak nitelendiriyor. 

Ali Özgür’ün bu kavramlar üzerindeki yorumları ise aslında çoğumuzun içselleştirebileceği şekilde: Limitli oyunları kazanmak için oynarız, limitsiz oyunları oynamaya devam etmek için. 

Limitli oyunları aynı zamanda geleceği şekillenmiş, ucunda bir ödül, ünvan bulunan toplumsal kurallar çerçevesinde şekillenen getiriler olarak tanımlayabiliriz. Limitsiz oyunları ise ne zaman nereye evrileceği belli olmayan kültürel bir gelişim olarak ele alırsak buradaki asıl ödülün bu gelişimi tatmak olduğunu söyleyebiliriz.

Peki bu oyunların hayatlarımızdaki önemi tam olarak nerede? 

Cevabı Podcast içerisinde aramadan önce James Carse’ın bu konudaki fikirlerine kısa bir geri dönüş yapalım: “Eğer hayat bir oyunsa, onu nasıl oynuyorsunuz? Bu sorunun cevabı seçimlerinizde, yaptıklarınızdan elde ettiğiniz tatmin duygusunda ve başarıya ulaşma yollarınızda büyük bir etki yaratacak.”

James Carse’ın bu büyük cümlesini, bölümün başından beri artık iyice tanıdığımız Ali Özgür’ün yaklaşımı ile ele alalım: 

Limitsiz bir oyun oynarken karşımıza çeşitli engeller çıkabilir. Oynadığımız limitsiz oyunun içinde karşımıza çıkan bu engellere sonunda kazanabileceğimiz limitli bir oyun olarak bakmakta herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü limitsiz oyunlar içinde limitli oyunlar barındırabilir ancak limitli oyunlar içinde limitsiz oyunlar barındıramaz. 

Hayatımız boyunca hep fayda üretmek, insanları mutlu etmek, çevreye olumlu etki yaratmak gibi “ulvi” amaçlarla oynadığımız limitsiz oyunlar limitli sonuçları beraberinde getirebilir.  Bu işlerin yaptığımız işe, hayatlarımıza olumlu yansımalarının olması yani “ulvi işlerin ulvi gözükmeyen sonuçları”nın varlığı limitsiz oyunların içindeki limitli oyunlara güzel bir örnektir.

İyi bir hayat yaşamak için gerekli olan unsurlar

Minimum Viable Product(MVP)* konseptini hayatımıza uyarlamak istersek iyi bir hayat yaşamak için gerekli olan ana unsurlar nelerdir? 

Bu soruyu cevaplandırmak için önce Minimum Viable Product(MVP) konseptinden bahsedelim.Yalın Girişim (Lean-Startup) anlayışıyla hayatımıza girmiş Minimum Viable Product (MVP) konsepti, bir ürünün geliştirilmesinde karmaşık düşünmektense çekirdekten başlamak, yalını üretmek, ardından üstüne koyarak ilerlemek mantığına dayanır. 

Minimum Viable Product = minimum olarak uygulanabilen ürün. En basitten en gelişmişe kadar her aşamanın en zayıf kademesinden oluşuyor.

Minimum Viable Good Life ise insanın mutlu ve iyi bir hayat yaşaması için gereken asgari düzeydeki gereklilikleri ifade ediyor. Hepimizin iyi bir yaşama ulaşmak için izlemesi gereken yolları, arzuları, ihtiyaçları ve mutluluk tanımları farklı. Podcastin bu bölümünde önce Ali Özgür kendi Minimum Viable Good Life’ından bahsediyor ancak onun temel mutluluk arzularını incelemeden önce durup kendimize soralım,

çünkü bu soruların cevapları Ali Özgür’de yok. Şimdi konuyu çok daha derin ve belki de uzun zaman boyunca kendi içimizde değerlendirmemiz gereken bir yere çekiyoruz ve elbette burada da insan psikolojisinin bir numaralı isimlerinden Sigmund Freud ile karşı karşıya geliyoruz. 

Psikanaliz alanının öncüsü Fredu’un bazı fikirleri günümüzün bilimsel gelişmeleri ile beraber geçerliliğini yitirmiş durumda. Bunlardan biri ise zevk almanın sonsuz olduğunu düşünmesi. 

Freud’a göre beynimiz, “zevk almak” ve “acı çekmek” olarak ayrılan iki temel bileşen üzerine kurulu. Bu iki bileşeni birbirinden ayırdığı ana noktalardan biri ise acı çekme hissinin sınırlılığı ile zevk alma hissinin sınırsızlığı, ancak günümüz bilim insanlarının yürüttüğü çalışmaların ortak bir kanıtı olarak bu sınırsızlığın doğru olmadığını biliyoruz. Buna en güzel örnek ise orgazm örneği: en tepeye kadar hızlıca fırlayan bir top gibi belli bir noktada durmak ve geri düşmek zorunda. Yani sadece acı çekerken değil zevk alırken de bir limit var. 

Bedenimiz ve beynimizin doğal halinde homeostazi adını verdiğimiz bir denge hakim. Korunması gereken bu dengeden şaştığımızda bedenimize yayılan minik uyarılar ile her zaman dengeye geri dönmek zorundayız. Bizim için hiçbir şeyin sınırsız olmadığını, denge bozulduğu zaman bedenin dengeyi tekrar kurmak için çabaladığını bir kere daha görüyoruz.

Ali Özgür’ün soruyu yanıtlamak için neden bu kadar uzaklara geldiğinin cevabı da bu dengede saklı. “Minimum Viable Good Life denilince benim aklıma şu an yaşadığımız hayat, şu anki toplum gelmiyor. Bunların beraberinde gelen aktivitelerin hiçbirini mutluluk için arzulamıyorum” diyerek aslında homeostasiyi sağlamak için ne denli bozulduğumuza dikkat çekiyor. Jeanette Winterson’un otobiyografisinin başlığına değinerek “Normal olmak varken neden mutlu olasın ki?” diyor.

Yani aslında homeostaziyi oluşturamıyoruz ve bu yüzden de zaten mutlu olamayacağız. Dünya dengemizi bozdukça isyanımız mutlu olmaya çalışmaktan daha büyük oluyor, dünyanın dengesine uyum sağladığımızda ise bizi mutlu eden benliğimizden uzaklaşıyoruz. Ali Özgür’e göre de Minimum Viable Good Life şu an mümkün bile olmayabilir. 

Netflix’te yayınlanan “The Good Life” adlı bir dizi var. Dizide [SPOILER ALERT] insanlar “iyi” olmak için ne kadar çabalasalar da “cennet ve cehennem ayrımı”na geldiklerinde daima “kötü” olarak damgalanıyorlar ve yüz yıllar boyunca cennete kimse girmeye hak kazanamıyor. Dizinin ana karakterleri bunun sebebini araştırırken dünyayı dengede tutan hakim ile yani bir nevi homeostazi ile karşılaşıyorlar ve fark ediyorlar ki dünya artık öyle bir noktaya gelmiş ki, toplumsal kurallar ve hatta etik ile çerçevelenen normlar bile her zaman en doğru ve en iyi sonucu, “mutluluğu” veya “iyiliği” yakalamamızı sağlayamıyor.

En fazla hediye ettiği kitap

Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne – Emil Cioran

Türkiye’de herkesin akıllı telefonunun arka planına istediği şeyi yazabilecek olsa ne yazardın?

Bahsi Geçen Kaynaklar:

Andrew Newberg – How Enlightenment Changes Your Brain: The New Brain Science of Transformation

Jaak Panksepp – Affective Neuroscience: The Foundations of Human and Animal Emotions

Açık Radyo: “Dünya Hali” – Engin Geçtan (https://acikradyo.com.tr/program/44530/kayit-arsivi)

Mortimer Ostow – Myth and Madness: The Psychodynamics of Anti-Semitism

Victor Turner – “Liminality and Communitas,” in The Ritual Process: Structure
and Anti-Structure

James Carse – Finite and Infinite Games

Emil Cioran – On the Heights of Despair

Jeanette Winterson – Why Be Happy When You Could Be Normal?